"

PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.) DOĞUMU

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.
Bu gelen tevhid ü irfan kânudur.

O (sallallahü aleyhi ve sellem), kitap kitap övülmüştür.

Büyük, küçük hiçbir ilahi kitap yoktur ki, O'nu methetmesin. Vahiyle onun müjdesini getirir.

İşte ilk insan ve ilk Peygamber Adem aleyhisselâm'a gelen kitapçıktan satırlar:

-O, yer ve gök ehlinin en doğrusudur. Cömertlikte en üstündür. Kalbi ipekten daha yumuşaktır. Çok zaman hüzünlü ve çok zaman oruçludur. Hak tealanın korkusu ile doludur. Hep Rabbine yalvarır. Gündüzleri de ibadet eder. İnsanlarla birliktedir. Fakat dünya sevgisi gönlüne giremez. Sır saklar ve dostluklara vefa gösterir.

İşte İdris Peygamber'in kitapçığı:

-O, insanlarla beraber olur. Onları ağırlar. O, Allah'ın vaadinden asla şüphe etmez. Yüce mevlaya pek çok ibadet eder. Kulların suçlarını bağışlar.

Allah'ın "dostum" dediği büyük peygamber İbrahim aleyhisselâm'ın kitapçığı:

-O, öyle bir kimsedir ki, insanları şehvet uçurumuna düşmekten korur. Kendisine yapılan kötülükleri affeder, günahları örter.

İşte Tevrat! Yüce Allah'la konuştuğu için "Kelimullah" sıfatlı Mûsa Peygamber'in kitabı:

-O, gönlü çok zengin olan bir mübarek zattır. Yoksul, kimsesiz ve düşkünlerin sevgilisi ve koruyucusudur. Zenginlerin hasta kalplerini tedavi eden bir manevi tabibdir. Yaşlılara hürmet eder. Çocuklara acır ve şefkatle davranır. O güzellerin en güzeli, temizlerin en temizidir. Sohbetinin lezzetine doyum olmaz. Yumuşak bir ses tonu ve güler yüz-tatlı dille anlatır. Gaflet dolu kahkahalar yerine pırlanta tebessümleri tercih eder. O, hükmederken çok âdildir. Haksız bir iş yaptığı görülmez. Sabrı şaşılacak kadar çoktur. Derdlere, belalara, sıkıntılara sabreder ve yine şükreder. Fakat, Allah ve Resulüne inanmayan din düşmanları ile en amansız şekilde cenk eden bir bahadırdır. Savaş sonrasında hürriyetini kaybeden esirlere kötülük yapmaz. Onlara hoş davranır. O, suratını asmayan yüzü güleç bir insandır. Öyle bir Peygamberdir ki, hiç bir kitap, kalem ve mektebe lüzum kalmadan bütün ilimler; bilgisi, gizli, açık her ilmi kucaklamış olan ilim sıfatlı Allahü teala tarafından her tafsilatı ile kendisine öğretilmiştir.

Bu da sesi güzel Peygamber Davut aleyhisselâm'a inen Zebur:

 -O'nun eli açıktır. Hiç kızmaz. Yüzü güzel, boyu güzel, huyu güzel, sözü güzeldir. Sözleri gönülleri rahatlatır; ruhları huzura kavuşturur. Nur yüzlü bu peygamber, kalbi hasta insanların hakiki tabibidir. O, ölüm anını, mezarı, mahşeri ve cehennemi düşünerek çok ağlar, çok düşünür, az konuşur, az uyur, az güler, gülüşü tebessüm şeklindedir.

Bu övgüler de göğe çekilen büyük Peygamber İsa aleyhisselâm'ın kitabı İncil'den:

-O, az yemek yer. Cimrilikten hoşlanmaz. Kimseyi çekiştirmez. Aceleci değildir. Hile yapmaz. Kötü söz konuşmaz. Kendisi için intikam almaz. Tembel değildir. Aza kanaat edip, çoğu ihsan eder. O'nun işleri ve tercihleri aşırılıklardan uzak ve bunların ortası üzeredir. Yerde ve gökte yaşayanların medarı iftiharıdır. O, günaha batmış olanların şefaatçısı, onsekizbin âlemin rahmetidir. Cennette kıymetli kevser suyunu o dağıtacaktır. Daima doğruluk üzere ve daima ihlaslıdır. Dili her an Kur'an-ı kerimi anar. O öyle üstün vasıflarla yaratılmıştır ki, gözleri uyusa kalbi uyanık kalır. İnsanlardan gelen eza ve cefaya katlanır da yine şefaati bırakmaz.

Kıyamet vakti herkes, o ana baba gününün dehşetinden adeta akıl ve şuurunu kaybetmiş halde "Allah'ım beni koru" diye inlerken O, "Ya Rabbi, ümmetimi koru" niyazında bulunacaktır. İsrafil'in "sur" ismi verilen borusu O'nun ümmeti sebebi ile çalacak; ölmüşler böylece yeniden dirilecektir. Kıyamet gününde herkes, O'nun şefaat etmesi için eteğine yapışacaktır. Ey İsa, Muhammed Mustafa'nın Peygamberliğini tasdik ve O'na iman et. Ben azimüşşan Adem'i cennet ve cehennemi O'nun sevgisi uğruna yaratdım. Eğer onu halk etmeseydim, hiçbir şeyi yaratmazdım!

Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam anlatıyor:
 
-Allahü teâlâ beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım...
 
-Ey Cebrail seni kim yarattı?
 
-Sen yarattın ya Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın... Bense, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.
 
Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti... Yüce Allah yine sordu:
 
-Seni kim yarattı?
 
-Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan Sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçareyim.
 
Üçüncü onsekizbin yıl da geçti...
 
-Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?...
 
-Allahım sen her şeyin yaratıcısı ve sahibi; bense bir kulcağızım.
 
Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:
 
-Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?
 
-Karşına bak, buyurdu...
 
Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?
 
-Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?
 
-Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!... O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa'dır "sallallahü aleyhi ve sellem".
 
Sordum:
 
-Ya çevresindeki nurlar?
 
-Sağındaki Ebu Bekr-i Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib'dir. "Radıyallahü teala aleyhim".
 
-Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!
 
-Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım...

İlk insan Hazret-i Adem aleyhisselam, arş üzerinde "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O'nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu.
 
Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere "aleyhisselâm" anlatıyor:
 
-Cennette O'nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.
-Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?
 
Şit aleyhisselâmın sualine Adem aleyhisselâm cevap vermek istememiş olacak ki, sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı.
 
Alemlerin Rabbi buyurdu:
 
-Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti O'nunla ve O'nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine Arap dili ile Kur'an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O'na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde "Muhammed" göklerde "Ahmed"dir (sallallahü aleyhi ve sellem). O'nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O'ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O'nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.
 
Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp cennette iken Cebrail aleyhisselâmdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak dua etti.
 
-Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdim... 

O müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselâma bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail aleyhisselâmın tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Ertesi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu... Çok müteessir oldu... Bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü:
 
-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa'nın "aleyhisselâm" adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.
 
Nuh aleyhisselâm, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselâmla konuştu:
 
-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?
 
Vahiy meleği suali Hak teala'ya sundu.
 
İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere "aleyhisselâm" haber geldi.
 
-Ey büyük peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İslam dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır.
 
Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.
 
Nuh aleyhisselâm, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali'nin (radıyallahü anhüm ecmain) isimlerini, artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.
 
Ya mü'minler... Mü'minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O'nun dostlarını da sevmek ve O'nun sevmediklerini sevmemek gerekiyor... Bu şart yerine gelmeden, O'nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?... 

İbrahim aleyhisselâm, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:
 
-Buralar kime mahsustur? diye sordu.
 
-Evlatlarından Muhammed Mustafa "aleyhissalâtü vesselâm" ve O'nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.

İbrahim Peygamber "aleyhisselâm", dikkatle bakınca ağaçlarda "La ilahe illallah" budaklarında "Muhammedün Resulullah", meyvelerinde "Sübhanallah", "Velhamdülillah" cümlelerinin yazılı olduğunu gördü...
 
Uyandığında rüyasını milletine nakletti.
 
-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleyhisselâm, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselâm peyda oldu ve:
 
-Ne düşünüyorsun ey Allah'ın dostu, dedi.
 
-Bir rüya gördüm... Gördüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğrenmek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.
 
Cebrail aleyhisselâm:
 
-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:
 
Yüce Allah şöyle buyurdu:
 
-Muhammed "aleyhisselâm", benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak göndereceğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmidört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O'nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır. 

Büyükbaba Abdülmuttalip, doğum sırasında Kabe-i şerif'te Allahü tealaya dua ile meşguldür. Kabe'nin birden bire makam-ı İbrahim'e doğru secde edip doğrulduktan sonra düzgün bir lisan ile:
 
-Allahü ekber! Muhammed, beni putlardan temizliyecektir! dediğine ve bu konuşmadan sonra da Hübel ismindeki en iri putun yüzüstü yere düştüğüne şahid oldu.
 
Kulağına hafiften bir ses geliyor:
 
-Bu gece Amine'nin oğlu oldu. Çocuğun üzerine rahmet bulutları indi. Kudüs'ten bir leğen getirerek O'nu yıkadılar. Muhammed (aleyhisselâm), insanları inkâr karanlığından hidayet aydınlığına kavuşturacaktır. Hak teala, O'nu, âlemlere rahmet olarak gönderdi. Ey melekler! Şahid olun ki, O'na bütün hazinelerin anahtarı verildi. Doğduğu günü unutmayın. O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!
 
Görüp işittiklerinden şaşkına dönen Abdülmuttalib, kendini bir an uykuda sanır ama; değildir. Bir süre dili tutulur. Derhal dışarı fırlar. Safa'dadır. Safa tepesini yükselmiş, Merve tepesini hareketli olarak görür. Bir ses duyuyor:
 
-Ey Kureyş'in efendisi, neden korkuyorsun?
 
Ama cevap verecek mecal nerede? O şaşkınlıkla yola koyulur. Eve yaklaştığında damda kanatları ile çatıyı örtmüş bir beyaz kuş görür. Öyle beyaz ki, nurundan Mekke dağları parlıyor.
 
Garip olaylar... Gariplik üstüne gariplik. Kapıda ise bir beyaz bulut. Bulutta kim bilir ne var? Abdülmuttalib içeri giremiyor. Çaresiz bir müddet oturup bekleyecektir. Yakıcı bir güzel koku genzine dolmakta. Ancak bu bekleme nereye kadar? Kapıya yönelir ve bir kaç kere hızla vurur:
 
-Çabuk aç Âmine! olanlardan aklımı kaybedeceğim! Kapı açılır! Abdülmuttalib, Âminenin alnında nuru göremeyince sorar!
 
-Nura ne oldu kızım?
 
-Doğum yaptım; nur, oğluma geçti babacığım. Ve doğum esnasında çok tuhaf şeyler yaşadım.
 
-Ama sende doğum yapmış bir kadın hali yok ki!!.
 
-Evet doğru. Baştan başa inanılmaz hadiseler içindeyim. Mesela damda gördüğün o beyaz kuş, bebeğe süt vermek için benimle mücadele etti...
 
-Öyleyse torunumu getir göreyim!..
 
-Şimdilik imkansız!.. Demin biri gelerek O'nu zümrüt bir leğende yıkadı ve "Üç gün kimseye gösterme" diye emir verdi... 

Yaşadıkları ve duydukları ile Abdülmuttalib, kendini kaybetmiş gibi idi; kılıcına davrandı.
 
-Çabuk çocuğu göster, yoksa ya seni ya kendimi helak edeceğim, diye hiddetlendi.
 
Âmine validemiz, kayınpederinin ısrarı üzerine çocuğunun götürüldüğü evi tarif etti. Elinde kılıç ve heybetli biri duruyordu; niyetini anlayınca Abdülmuttalib'in üzerine yürüdü ve:
 
-Çabuk buradan savuş! Hiç kimse üç günden önce O'nu göremez. Çünkü bütün meleklerin ziyaret etmesi lazım, diyerek büyükbabayı geldiği gibi geri çevirdi.
 
Abdülmuttalib'i; o cesur insanı korku ve titreme kapladı ve hatta kılıç, elinden kayıp yere düştü. Hemen Kureyş'e gidip başından geçenleri nakletmek istedi ise de yedi gün dili tutuldu ve tek kelime konuşamadı.  

 
Mekke'de Safa tepesi civarındaki Haşimoğulları mahallesi; bugün "Mevlid Sokağı" denilen baba evinde yaradılmışların en üstünü âlemi aydınlatırken bu mes'ud anın şahidleri de vardır:
 
Doğumdaki hanımların biri, Peygamberimizin halası Safiye hatun'du:
 
-O'nun doğumunda Âmine'nin evinde idim. Altı ayrı mucizeyi yaşadım.
 
-Doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti.
 
-La ilahe illallah, innî Resulullah, dedi.
 
-Secdede bir şey söylüyordu sanki. Yaklaşıp dinlediğimde "Ümmetim, ümmetim" dediğini işittim.
 
-Orada öyle bir nur parladı ki her taraf ışık içinde kaldı. Yavruyu yıkamak istediğimde; "Ey Safiye zahmet etme; biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik!" şeklinde meçhul bir ses duydum.
 
-Kundak yapacağım sırada sırtında bir mühür gördüm. Kürek kemiklerinin arasında ve iri bir ben büyüklüğünde olan bu mühürde tüylerle "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazıyordu.  

"O gece ben de Âmine'nin yanındaydım. Doğum sırasında bir an semaya baktım. Yıldızlar yeryüzüne el uzatıp toplanacak kadar yakındı. Doğumu takiben dört yanımızdan öyle bir nur fışkırdı ki her şey kayboldu; bir nur denizinde gibi idik." Bunlar da Osman bin ebi As'ın annesi Fatıma-i Sekafi hanıma ait cümleler.
 
Şifa hatun ise efendimizin ebesi...
 
"Elime geldiğinde yalvarıp durmaya başladı. Bu sırada gaibden bir ses duydum: (Yerhamüke Rabbüke) hitabı ile bebeğe dua etti. Ve derhal bir nur zuhur etti. Bu nur sebebi ile bir anda çatı ve duvarlar yok oldu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna her şey gözümüzün önünde idi. Binlerce kilometrelik uzaklıktaki Şam'ın köşkleri açık-seçik görülüyordu. Korkup titremeye başladım Ötelerden sesler geliyordu:
 
-Bu güzeller güzeli çocuğu nereye götürelim?
 
-Bir taht-ı-revana bindirerek bir göz kırpacak zamanda bütün yerleri gezdirip getirelim.
 
Bu konuşmanın ardından sakinleştim. Biraz sonra yeniden sesler duyuyordum:
 
-Bu göz nuru çocuğu nereye götürdünüz?
 
-Doğunun bütün kudsi makamlarını gezdirdik. İbrahim aleyhisselâm, O'nu bağrına basıp dua ettikten sonra şöyle dedi: "Ey evladım! Dünya ve ahiretin izzet ve şerefi sana verildi. Sana ne mutlu. Peygamberliğini tasdik ve yolunu tercih edenler kıyamet günü seninle birlikte dirilecektir." Bu işaretlerin ilahi manalar taşıdığı belli idi... "Acaba ne olacak?" diye yıllarca merak ettim. Nihayet peygamberliğini açıklayınca o ihtiyar yaşımda hiç duraksamadan tebliğ ettiği dini kabul ettim ve ilk mü'minlerden oldum."
 
Abdulmüttalib, eve geldiğinde doğumun üzerinden üç gün geçmişti. Çocuğu görüp sevdi ve gelini ile hangi ismi koyacaklarını konuştu... Âmine, hamile iken gördüğü rüyada:
 
"-Sen, insanların en hayırlısı ve kainatın efendisine hamilesin. O dünyayı zinetlendirdiği zaman "hasedçilerin şerrinden korunması için bir olan Allah'a sığınırım" diye dua et ve Ahmed ve "Muhammed ismini ver" denildiğini anlattı ve kendisinin Ahmed'i tercih ettiğini söyledi; anne, devamla doğum sırasında gördüğü harikuladelikleri naklediyor: O anda her taraf nurla dolu ve gözümden perde kalkmış; uzaklar yakın olmuştu. Şam ve Busra'nın çarşı ve sarayları; hatta Busra'nın develeri gözler önünde.
 
Dede ise yavruya Muhammed ismini koydu. Böylece ilahi murad yerini buldu ve O'na o güne kadar kimseye nasip olmamış bir isim verildi.

Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine yedinci gün bütün Mekke halkına üç gün süreyle ziyafet verdi. Bu ziyafetten başka bir de her mahallede develer kestirdi. Yemeğe gelenler "Muhammed" ismini duyunca atalarında böyle bir geleneğe tesadüf edilmediği için sebebini sormaktan kendilerini alamadılar. Dede:
 
-Yerlerde ve göklerde tanınsın ve övülsün istedim; ve bu ismi koydum.
 
Daha sonra torununu alarak Kabe-i şerif'e götürdü. Yavrucak dedenin kollarında mışıl mışıl uyuyor. Abdülmuttalib, ziyaret ve duadan sonra yetime içli bir şiir söyleyerek sevgili efendimizi annesine getirdi ve gelinine:
 
-Ey benim asil gelinim, çocuğu iyi koru! Torunumun şanı yüce olacaktır. Dikkatin hep üzerinde olsun! Aman gafil olmayasın! tenbihinde bulundu.

Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" dünyayı teşrif etmelerinin ertesinde yahudilerde telaş ve üzüntü müşahede ediliyordu. İsmi "Ahmed" olan ahir zaman peygamberinin doğacağını tevratta okuyor, âlimlerinden dinliyor, kahinlerden haber alıyor ve doğumun vukuuna dair emareleri gözlüyorlardı...

Beklenen yıldız doğmuştu. Acaba dünyaya gelen bebekte öbür işaretler de varmıydı?
 
Evet, onlar da vardı. Gelen haberlerde çocuğun, nur yüzlü, sünnet olmuş ve göbeği kesik olduğu bildiriliyor; bir bulutun gelerek kendisini götürdüğü ve üç gün halka gösterilmediği ilave ediliyordu...   

Tevratın yazdıkları doğru çıktı, dedi yahudi alimleri... 

Bir musevi ise çocuğu görmek istedi... Hane-i saadete geldiler. Bebeğin gözlerine bakar bakmaz adam, kendini kaybetti. Aklı başına gelip yerden doğrulurken hazır bulunan Kureyşlilerin alaylı alaylı güldüklerini görünce öfke ile bağırdı: 

-Ey Kureyş mensupları! Ey Kureyşliler! Tevrat hakkı için söylüyorum; bana kulak verin! Gördüğünüz bu çocuk işte o peygamberdir. İsmi maşrıktan mağribe kadar yayılacak ve sizi... Evet, sizi kılıçla yola getirecektir! Nübüvvet, israiloğullarından gitti artık, kahkahalarınıza devam edebilirsiniz! diyerek orayı terketti. 

Yine aynı günlerde bir sabahın er vaktinde bir tepede bir grup yahudinin feryad-u figanına şahid olunuyordu... Ortada bir yahudi, çevresinde dindaşları bir söylüyor, bin dövünüyorlardı. Görenler şaşkın: 

-Hayrola, ne oldu, ne var, böyle kendinizi paralıyorsunuz? 

-Ah, aah!.. beklenen gün geldi; kızıl yıldız göründü. Bu yıldız ne zaman doğsa bir peygamber dünyaya gelir. Demek ki, Muhammed doğdu. Daha ne olsun? Peygamberlik bizden gitti. 

Soranlar gülüşerek yanlarından ayrıldılar. 

Musevilerin ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir yahudi, yolda Abdülmuttalib'i gördü: 

-Ey Kureyş reisi, çocuğa ne isim verdiniz? 

-Muhammed... 

-Öyle mi! Demek öyle? diyerek mırıldandı... Peygamber olduğuna dair üç delil bir araya geldi; Kızıl yıldızın doğması, isminin Muhammed konması ve üçüncüsü de asil bir aileden olması. 

Aynı günlerde Medine sokaklarında da bir yahudi saçını başını yoluyordu... 


• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” annesi Âmine hâtun şöyle anlatmışdır: 

O hazretin [ya’nî Muhammed aleyhisselâmın] doğacağı sırada evde yalnız idim. Abdülmuttalib Beytüllahı tavâf etmeye gitmişdi. Abdullah dört ay önce Medînede vefât etmişdi ve orada defn edilmişdi. Evin tavanı tarafından büyük bir şey indiğini hissetdim ve beni korku kapladı. Bir ak kuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissetdim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyâz bir şerbet verdiler. Çok susamışdım. Aldım, bu şerbeti içdim. Uzun boylu küçük yüzlü hâtunlar gördüm. Abd-i Menâfın kızlarına benziyorlardı. Etrâfımda duruyorlardı. Gökden yere kadar uzanmış beyâz ipekden bir örtü gördüm. Birisinin, Onu insanların gözünden gizliyoruz dediğini işitdim. Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütden, kanatları yâkutdan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm. Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâ’benin damı üzerinde üç alem [sancak] gördüm. Sonra çok hâtunlar gelip çevremde oturdular. Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semâya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Bakdım yerde göremedim. Gözden kaybolmuşdu. Sonra “Muhammed'i "aleyhissalâtü vesselâm" bütün âlemde dolaşdırınız. Bütün mahlûkât Onu ismiyle, sûretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin” diye bir ses işitdim. O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyâz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütden ak, ipekden yumuşak idi. 

Yine bir bulut geldi, öncekinden büyük idi. Bulutun arasında at kişnemeleri işitiyordum. Şöyle bir ses duyuyordum: Muhammed'i “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün insanlara, cinlere ve hayvânlara gösterdiler. Ona Âdem'in saffetini, Nûh'un rikkatini, İbrâhîm'in hulletini, İsmâ’îl'in lisânını, Yûsüf'ün cemâlini, Ya’kûb'un besâretini, Eyyûb'ün sabrını, Yahyâ'nın zühdünü ve Îsâ'nın keremini “aleyhimüssalâtü vesselâm” verdik. Sonra bulut bir ânda açıldı. 

• Osmân bin Ebîl Âs “radıyallahü anh”, annesinin şöyle anlatdığını rivâyet etmişdir: Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âminenin yanında idim. O gece ne tarafa baksam gündüz gibi aydınlık idi. Yıldızlara bakdıkca bana yaklaşdıklarını gördüm. Neredeyse üzerime düşecekler sanırdım. 

• Mücâhid “radıyallahü teâlâ anh” demişdir ki: İbni Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” emzirilmesi husûsunda, kuşların ve diğer canlıların münâkaşa edip-etmediklerini sordum. İnsanlardan başka bütün canlılar, Onu emzirmek için nizâ’, münâkaşa etdiler, dedi. Çünki, O doğunca; Ey canlılar! Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” doğdu. Onu emzirene ne mutlu diye bir nidâ geldi. Bunun üzerine bu husûsda bütün canlılar münâkaşaya tutuşdu. Sonra; Onu insanlardan birinin emzirmesi takdîr olunmuşdur diye bir nidâ geldi. Üç gün sonra Ebû Lehebin câriyesi Süveybe hâtun, Halîme hâtun gelinceye kadar dört ay emzirdi. 

• Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin doğduğu gece, Îrân kralı (Kisrânın) sarâyı sallandı ve ondört burcu yıkıldı. Fârisin (mecûsîlerin) bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Sâve gölünün suyu yere çekilip kurudu. Mecûsîlerin meşhûr âlimi Mü’bedân rü’yâsında, serkeş develerin önlerine katdığı atları öldürüp, Dicle nehrini geçdiklerini ve memleketlerine dağıldıklarını gördü. Kisrâ, sarâyının sallanmasından ve burçlarının yıkılmasından çok korkdu. Kimseye bildirmek istemedi. Fakat sabâhleyin tahtına oturunca sabr edemeyip bu hâdiseyi vezîrlerine ve ileri gelen adamlarına anlatdı. O bunları anlatırken mecûsîlerin ateşinin söndüğünü bildiren bir mektûb geldi. Kisrâ dahâ çok endişelendi. Sonra Mü’bedân gördüğü rü’yâyı anlatdı. Kisrâ, Mü’bedâna bu hâdiseler için ne denebilir? diye sordu. O da bunlar arablar arasında meydâna gelen bir hâdiseye işâretdir, dedi. Sonra Kisrâ, Nu’mân bin Münzîre mektûb yazıp, bu hâdisenin îzâhını sorabileceği bir âlim göndermesini istedi. O da Abdülmesîh Gassânîyi gönderdi. Kisrâ bu hâdiseleri ona sordu. Abdülmesîh Gassânî dedi ki: Bu ilmi dayım Satîh kâhin bilir. O Şâmdadır, dedi. Kisrâ, git ondan bu hâdiseleri sor dedi. Şâma gidip Satîh kâhini buldu. O ânda ölmek üzere idi. Selâm verdi, cevâb alamadı. Bir şi’r okumaya başladı. Satîh kâhin şi’ri işitince gözlerini açdı ve ey Abdülmesîh! Kisrâ, sarâyının sallanması, burçlarının yıkılması, Mü’bedânın rü’yâsı, Sâve gölünün kuruması sebebiyle, bunları sordurmak için seni bana gönderdi, dedi. Bunların hepsi âhır zamân Peygamberinin doğduğuna işâretdir. O bu beldeleri alacakdır. Kisrâlardan, yıkılan burçlar sayısı kadar kimse Îrâna pâdişâhlık yapacaklar. Sonra devletleri yıkılacakdır. Abdülmesîh bu haberi Kisrâya götürdü. Kisrâ ondört kişi pâdişâhlık yapdıkdan sonra bu devlet yıkılacak. Bu bir hayli iş ve uzun zamân alır, dedi. Fakat bu kisrâlardan on kişinin pâdişâhlığı dört senede bitdi. Diğer dördü Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü anh” zamânına kadar saltanat sürdüler. 

• Yine Halîme hâtun şöyle anlatmışdır: Hazret-i Muhammedi “sallallahü aleyhi ve sellem” emzirmeye başlayınca sütüm öyle çoğaldı ki, hazret-i Muhammede “aleyhisselâm” ve oğlum Damraya süt verdiğim hâlde sütüm hiç azalmadı, dolup taşdı. Süt vermeyen devemiz süt vermeye başladı. Evimizde süt bollaşdı. Bütün kaplarımız sütle doldu. Kocam bana: Ey Halîme! Evimiz bereketlendi. Allahü teâlâ bize ihsânda bulundu. Bütün bunlar, yanımızda bulundurmakla şereflendiğimiz bu seâdetli yavrunun bereketi ile olmakdadır derdi ve çok sevinip mutlu olurdu.
 
• Halîme hâtun şöyle anlatmışdır: Muhammedi “aleyhisselâm” evime götürmek için alınca, üç gün Mekkede kaldık. Üçüncü gece, yeşil elbiseler giymiş nûr yüzlü bir kimse Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” yasdığına oturmuş, yüzünden öpüyordu. Kocama da gösterdim. Kocam bunu sakın anlatma. Bilmiş ol ki, bizden dahâ mutlu olarak evine dönen yokdur, dedi.
 
• Yine Halîme hâtun anlatmışdır: Mekkeden evimize döneceğimiz zamân merkebime bindim. Muhammedi “sallallahü aleyhi ve sellem” önüme aldım. Merkeb Kâ’beye doğru üç def’a secde etdi. Sonra yola çıkdık. Merkebimiz bütün merkebleri geçdi. Yol arkadaşlarımın hepsi geride kaldı. Bana, ey Halîme, merkebin yularını biraz çek. Bu merkeb gelirken zorla yürüyen merkeb değil midir dediler. Ben de kucağımdaki Muhammedi “sallallahü aleyhi ve sellem” göstererek, öyle zan ediyorum ki, bu iş şu oğulcuğumun bereketiyledir, dedim.
 
• Halîme Hâtun anlatmışdır: Benî Sa’d menzillerinden konakladığım her yer yeşerir, oranın güzelliği ve tâzeliği artardı. Allahü teâlâ hayvanlarımıza öyle bir bereket verdi ki, koyunlarımızın memeleri sütle doldu. Benî Sa’dlılar çobanlarını azarlayıp derlerdi ki, niçin Ebû Züveybin koyunları semîz ve sütlüdür de, bizim koyunlarımız za’îf ve sütsüzdür. Siz de koyunlarınızı onların koyunlarının otladığı yerde otlatınız, derlerdi.
   

 

Alıntı :www.huzurpinari.com