"

 iblis'İn üzüntüsü

Evliyanın büyüklerinden bir zat, hac zamanında insan kılığına girmiş olan İblis'i Arafat'ta gördü. Zayıflamış ve benzi solmuş, gözü yaşlı ve kamburu çıkmış perişan bir haldeydi. Evliya zât, İblis'i tanıyıp ona dedi ki:

- Niçin gözün yaşlıdır? 

- Ticaret yapmak fikri olmadan, sırf Allah rızası için hac yapmaya gelenlerin, duaları yüzünden diğerlerinin de haclarının kabul edilmesinden korktum. Onun için ağlıyorum.

- Seni zayıflatan nedir?

- Hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzüldüm. Halbuki benim yoluma gidenleri böyle götürselerdi, sevincim çok artardı.

- Peki, benzini solduran nedir?

- Müslümanların ibadetlerine devam etmeleri ve birbirleriyle yardımlaşmalarıdır. Şayet isyanda yardımlaşsalardı, sevincim artardı.

- Seni çökertip, belini büken nedir?

- Kulların, (Yâ Rabbi, iman ile ölmemi nasip eyle) diye dua etmeleridir. Halbuki ben onları, kendi işlerini ve ibadetlerini beğendirip, imansız gitmeleri için çalışmaktayım. Allaha böyle yalvaranların, benim bu iş için çalıştığımı anlamalarından korkuyorum.
    

 Tesbihler

Üveys Medenî hazretleri "rahmetullahi aleyh" Karaman'da fetvâ işlerine bakar, bir taraftan da halkın irşâdı ile meşgûl olurdu. Bu hizmeti yaptığı sırada Karaman'da bulunan müderrislerden Mevlânâ Dâvûd, Üveys Efendinin kerâmet sâhibi bir zât olduğunu işitince onu halkın gözünden düşürmek için imtihan etmek maksadı ile yanına gitti. Konuşmaya başladılar. Üveys Efendi sohbetiyle müderrisi hayran bıraktı. Onun hatırında olan nice müşkül meseleleri daha o sormadan cevaplandırdı. Cevapları ve îzâhları son derece iknâ edici ve rahatlatıcıydı. Müderris Mevlânâ Dâvûd'un merak ettiği meselelerden biri de şu idi. Namazdan sonra tesbih çekerken neden önce, "Sübhânallah" sonra "Elhamdülillah" sonra da "Allahü ekber" deniliyor, bunun hikmeti nedir? Niçin önce "Allahü ekber" denmiyor diye düşünüyordu. Bu hususta tatmin edici bir îzâh da bulamamıştı. Üveys Medenî hazretleri onun bu müşkülüne şöyle cevap verdi: "Kulların kalpleri mâsivâdan yâni Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisinden temizlenmedikçe (ki bu da "Sübhânallah" demekle olur) nîmetlerine şükredemez. Şükretmeyen de yâni "Elhamdülillah" demeyen de O'nun azâmetini, büyüklüğünü anlayamaz. Bundan sonra da; "Allahü ekber" der. Bu sebeple tesbih bu tertib üzeredir." buyurdu.
    

 Dünya ve ahiret kazancı  

Malik bin Dinar "rahmetullahi aleyh" hazretleri anlatır:

Bir sene nafile Hac yapmaya niyet ettim. Bu günlerde, bir harabenin yanından geçiyordum. Harabeye giden bir kadın gördüm. Birilerinden gizlenmek ister gibi etrafına bakıyordu. Derken ölü bir tavuğu koltuk altına yerleştirerek harabeden ayrıldı. Kadın evine ulaşana kadar ben de peşinden gittim. Kapıyı çaldı. Bir kaç çocuk gelip ona kapıyı açtılar ve: “Anne! bize bir şey getirdin mi?” diye sordular. “Evet, size bir tavuk getirdim. Şimdi pişiririm yersiniz” dedi. Bu olanlara hayret ettim. Kadının neden böyle yaptığını merak ettim. Sonradan seyyide olduğunu öğrendiğim o hanıma: “Seni az önce takip ettim. Ölü bir tavuğu aldığını gördüm. Ölmüş olan bir tavuğu yemek haramdır. Niye böyle yaptın?” diye sordum. O cevaben: “Günlerdir evde yiyecek bir şey yok. Komşumuz et pişirmişti. Etin kokusu çocuklarımı mahzun etti. Ben de bulduğum bu ölü tavuğu getirdim” dedi. Bunu duyunca perişan oldum, Hacc için ayırmış olduğum takriben on bin dirhem parayı kadına verdim”

Hacılar döndüklerinde Malik’i görünce: “Ne zaman döndün? Biz seni Mina’da ve Arafat’ta gördük” dediler. Malik: “Ne tuhaf! Ben Kûfe’deydim” dedi. Bu sırada bir adam Malik bin Dinar’ın "rahmetullahi aleyh" yanına gelerek: “Siz Malik bin Dinar mısınız?” diye sordu. “Evet” dedi. “Bu paralarını al, senin bendeki emanetindir. Bir gün Mina’da biz çadırdayken bir şahıs geldi ve: ‘Kûfe ehlinden misiniz?’ diye sordu. Ben ‘evet’ dediğimde; ‘Kûfe’ye gittiğin vakit bu para kesesini Malik bin Dinar’a ver’ dedi ve ayrıldı. Malik o paraları alıp saydığında tam olarak on bin dirhem çıktı; o gece rüyada bir ses duydu: “Bu dünyevî bir kazançtır, dünyadaki amelinin karşılığıdır. Ahiret kazancın da ayrıca muhafaza edilmektedir”.    

Dünyayı versen değişmem

Bir gün çok zengin bir adam câmiye gitmiş. Yanına da tesâdüfen çok fakîr, garîb birisi namâza durmuş. Aslında o bir Allah adamıymış. Allah adamlarının alnında bu Allah adamıdır yazmaz ki. Namâzdan sonra fakîr adam duâ ediyor. (Allahım acıktım. Bana öğlen yemeği olarak çorba, etli yemek, bir de makarna arkasından tatlı da olabilir, yâ Rabbi! Bunları bana gönder) diyor. Zengin bu duâları duyunca adama dönüp, içinden diyor ki, (Bana duyurmak için böyle söylüyor, onun için buna hiç para vermem) diyor. Adam, (Peki) diyor ve uykuya dalıyor. Biraz sonra birisi elinde tepsiyle geliyor ve (Efendim yemekleriniz geldi. Ben dışarıda bekliyorum yemeğinizi bitirince haber verin, artanları alacağım) diyor. Tepsinin içinde adamın duâda saydığı, istediği yemeklerin aynısı var. Zengin adam şaşırıyor ve, (Bu işin içinde bir iş var) diyor. Zengin adam merakla dışarı çıkıyor ve yemeği getiren adama yanaşıyor ve, (Sen kimsin, bu adam kimdir, bu adamla ilişkin nedir? Bana anlat!) diyor. O gelen adam, "Efendim ben bir hamalım. Bugün bir zengine iş yaptım. Bana on lira vereceğine elli lira ihsân etti. Bu arada hanım çoktandır bu tepsideki yemekleri yapmak için benden malzemelerini istiyordu. Böyle bir ihsâna kavuşunca eve lâzım olan malzemeleri getirdim. Hanım da yemekleri yaptıktan sonra bir kenarda uyuyakalmış. Rüyâsında Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâmı görüyor. Buyuruyor ki, “ Sen bu yemekleri tepsiye koy onları şu câmide bulunan Allahü teâlânın sevgili kuluna gönder, ben duâ ederim ondan arta kalanını siz yersiniz, çok bereketini bulursunuz. Bu hizmeti yaparsanız sizin Cennete gireceğinize Ben kefîlim” buyuruyor. (Başüstüne yâ Resûlallah!) diyor. (Hanım uyanınca durumdan beni haberdar etti ve yemekleri tepsiye koydu. Ben de tepsiyi buraya getirdim) diyor. (Ayrıca zenginin de parası hayırlıymış ki, onun parasıyla bu hizmet bana nasîb oldu) diye sözüne devam ediyor. Zengin adam, (Sana o zengin kaç lira verdi, elli lira mı verdi? Ben beş yüz lira vereyim, o sevâbın bir kısmını bana ver) diyor. Hamal, (Anlamadım efendim) diyor. Zengin, (Daha çok vereyim) diyor. Hamal, (Dünyâyı versen bunu değişmem) diyor. İşte bunu nakleden mübârek zat diyor ki, (İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” hazretleri buyuruyor ki, “Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur”. Birinci zenginin parası hayırsızdı, sû’i zan etti, dervişe hakâret etti ve bu hizmet ona nasîb olmadı. Öte yandan ikinci zenginin parası hayırlıydı, Allahü teâlâ ona bu hayırlı işi yaptırdı.