"

Peygamber Efendimizin Mucizeleri ;

ONDAN İNİP BANA GEL

Sahâbe-i kirâmdan “Câfer ibni Muhammed”,
"Resûlullah" hakkında eder şöyle rivâyet.

Der ki: Resûl-i ekrem hastalandı bir kere.
Cebrâil haber alıp, geldi Onu görmeye.

Getirdiği meyveden alır almaz o Server,
Zikretmeye başladı elinde o meyveler.

“Enes bin Mâlik” dahî anlatır şöyle bizzât:
Bir gün, Uhud dağına çıktı Fahr-i kâinât.

Sallanmaya başladı “Uhud dağı” tam o an.
Dağa, şöyle seslendi Resûlullah o zaman:

(Yâ Uhud sakin ol ki, şu anda üzerinde,
Bir Peygamber, bir Sıddîk, Şehîd vardır iki de.)

Bu nidâsı üstüne Allah'ın Habîbinin,
"Uhud"un sallanması durdu ve oldu sâkin.

Bir gün de Resûlullah, müşriklerin şerrinden,
Selâmet bulmak için, çıktı Mekke şehrinden.

Önce "Sebîr" dağına çıkmıştı ki, o anda,
O dağdan, kendisine geldi şöyle bir nidâ:

(Ey Allah'ın Resûlü, in benim üzerimden.
Daha emîn bir yere gidiver bu zeminden.

Zîrâ benim üstümde, müşrikler sana zarar,
Verirlerse, korkarım Rabbim beni azarlar.)

“Abdullah bin Abbâs” da naklediyor ki bizzât:
Mekke'yi fethedince o Server-i kâinât,

Mekke'nin çevresinde “Taş”tan veyâ “Tahta”dan,
Yapılmış, çok sayıda putlar vardı o zaman.

Resûlullah, Kur'ândan okuyup iki âyet,
Asâsıyla putlara eyledi bir işâret.

Asânın gösterdiği o putlar, birer birer,
Yüzleri üzerine yerlere devrildiler.

Yine “Ebû Tâlib”le Resûlullah, bir kere,
Oniki yaşlarında çıkmıştı bir sefere.

Busrâ'ya vardılar ki, Resûl ve Ebû Talip,
Orda, "Bahîra" diye yaşıyordu bir râhip.

Bu zât okumuştu ki semâvî kitaplardan:
"Âhir zaman Nebî'si bir gün geçer buradan".

Hem de o Peygamberin çok alâmetlerini,
Öğrenmiş, bekliyordu her gün teşrîflerini.

"Belki o Peygamberle görüşürüm" diyerek,
Beklerdi manastırda gece gün demiyerek.

Yıllardır gördüyse de pek çok kâfileleri,
Fakat görememişti mâlûm alâmetleri.

Ve nihâyet gördü ki, bir kervanı ilerden,
Bir "Bulut" geliyordu kervanın üzerinden.

Heyecanla irkilip, dikkatle baktı yine.
Taşlar selâm verirdi, kervandaki birine.

Ağaçlar, bir kimseye doğru eğiliyordu.
Bildi ki "Âhir zaman Nebî'si" geliyordu.  

PUTUN ŞEHÂDETİ

“Peygamber-i zîşân”ın nübüvvetini, bâzan,
Putlar bile konuşup, söylerdi zaman zaman.

Nitekim sahâbeden "Abbâs" adında bir zât,
Yaşadığı vak’ayı anlatır kendi bizzât.

Der ki: (Ben, îmân ile henüz şereflenmeden,
Bir yere gidiyordum gâyet ıssız bir yerden.

Rastladım çok acâyib, şekilsiz birisine.
Ki, hattâ binmişti bir deve kuşu üstüne.

"Cin"lerden olduğunu tahmîn ettim onun ben.
Bir şeyler söylüyordu, hem de bana hitâben.

Diyordu ki: (Ey Abbâs, son buldu fitne fesat.
Çünkü islâmiyyetin sâhibi geldi bizzât.

Adı Muhammed'dir ki, emîn, doğru sözlüdür.
O, cihâna son gelen Allah'ın Resûlüdür.

Hemen îmân eyle ki Onun nübüvvetine,
Ölünce, kavuşasın Cennet nîmetlerine.)

Bir hayli etkilendim onun bu sözlerinden.
Zîrâ hiç böyle şeyler duymamıştım birinden.

Henüz mü'min değildim ben bunu duyduğumda.
Hattâ bir "Put"um vardı, hep taşırdım boynumda.

O putun üzerine elimi koydum hemen.
Ve kurtulmak istedim o cinnî’nin şerrinden.

Lâkin benim put dahî, hemen dile gelerek,
Başladı konuşmaya Resûl'ü methederek.

Hem de bana hitâben konuşuyordu esas.
Açık bir lisân ile diyordu ki: (Ey Abbâs!

O cin doğru söylüyor, inan onun sözüne.
Sen de git îmân eyle Allah'ın Resûlüne.)

Ben, bunları putumdan dinleyip eve geldim.
Sonra bu hâdiseyi kavmime haber verdim.

“Üç yüz” kişi toplanıp, Mekke'ye geldik hemen.
Îmânla şereflendik hiç vakit geçirmeden.

Bir gün de Resûlullah, bir kabîleye vardı.
Yehûdîler toplanmış, “Tevrât” okuyorlardı.

Resûlullah gelince, okumayı kestiler.
(Niçin birden sustunuz?) diye sordu o Server.

Cevap veren olmadı lâkin yehûdîlerden.
Biri, (Ben söyliyeyim) diyerek kalktı hemen.

Bu nûr yüzlü ihtiyar, yalnız oturuyordu.
Ve o yehûdîlere hiç de benzemiyordu.

Dedi: (Âhir zamanda gelecek Peygamberin,
Yüksek vasıflarını okurlardı ki demin,

Siz teşrîf eylediniz buraya tam o anda.
Bunun için kestiler okumayı onlar da.)

Buyurdu: (Öyle ise, sen oku onu bizzât.)
O da onu okuyup, dedi ki: (Sensin o zât.)

“Şehâdet”i getirip, îmân etti ve hemen,
Teslim etti rûhunu başka şey söylemeden.  

BEBEK VE ANNESİ

“Peygamber-i zîşân”ın çoktur mûcizeleri.
Dost düşman kabûl eder ve söyler bu şeyleri.

Cansız şeyler ile de, meselâ "Taş" ve "Nebât",
Konuştu bizâtihî o Server-i kâinât.

Böyle mûcizeleri gören bâzı kâfirler,
İnsâf edip, îmânla şerefleniverdiler.

Peygamber Efendimiz, yine "Cin" ve "Melek" le,
Konuşmuştu ve hattâ yeni doğmuş "Bebek"le.

Resûlullah, bir yolda yürüyorken bir defâ,
Karşıdan da bir kadın gelirdi bu tarafa.

Bu kadın, o Server'e düşmanlık beslerdi pek.
Vardı hem kucağında yeni doğmuş bir “Bebek”.

Kadın, Resûlullah'ın geçerken tam yanından,
Büyük bir insan gibi konuştu bebek o an.

(Esselâmu aleyke yâ Resûlallah!) dedi.
Resûlullah durdu ve selâma cevap verdi.

Sonra suâl etti ki o küçücük bebeğe:
(Peygamber olduğumu nereden bildin öyle?)

Bebek, devâm ederek yine konuşmasına,
Dedi ki: (Hak teâlâ bildirdi bunu bana.

Hazreti Cebrâil de yanımdadır şu sâat.
İşâret etmektedir gösterip seni bizzât.

Ey Allah'ın Resûlü, duâ et benim için.
Cennete gittiğinde, ben olayım hizmetçin.)

Peygamber Efendimiz öyle duâ edince,
Bebek bunu anlayıp, kapıldı bir sevince.

Tebessüm eyliyerek dedi: (Yâ Resûlallah!
Sen Allah'ın kulu ve Peygamberisin Vallah.

Ne mutlu o kula ki, etmiştir sana îmân.
Ne yazık o kula ki, mahrûmdur bu îmândan.)

Allah'ın Resûlüne bunları söyliyerek,
Teslim etti rûhunu sonra "Allah!" diyerek.

Kadın, kucağındaki bu küçücük bebekten,
Bunları dinleyince, insâfa geldi hemen.

Kalbinde o Server'e beslediği düşmanlık,
“Sevgi” ve “Muhabbet”e dönüşmüş idi artık.

Kelime-i şehâdet getirerek sonunda,
Îmânla şereflendi Resûl'ün huzûrunda.

Dedi: (Yâ Resûlallah, küfürde geçti ömrüm.
Şimdi elhamdülillah zulmetten nûra döndüm.)

Peygamber Efendimiz, onun bu îmânına,
Sevinip, buyurdu ki o bahtiyâr kadına:

(Sana müjde olsun ki, vazîfeli melekler,
Senin için, Cennetten bir kefen getirdiler.)

O kadın, sevincinden "Allah!" dedi ve hemen,
Rûhunu teslim edip, ayrıldı bu âlemden.

Cenâze namâzları kılınarak o ara,
Oğlu ile birlikte, konuldu bir mezâra.  

KORKUDAN TİTRİYORDU

Bir gün, garip bir kişi gelmiş idi Mekke'ye.
O gün “Ebû Cehil”e satmış idi bir deve.

Ebû Cehil kâfiri, deveyi aldı, ama,
Devenin bedelini vermiyordu adama.
 
Adam, bilemiyordu kime gideceğini.
Zîrâ kim dinlerdi ki bu garîbin derdini?

Beytullah'ın yanına gelmişti o arada.
Kureyş müşrikleri de toplanmıştı orada.

Dedi: (Ben buralarda kimseyi bilmiyorum.
Hakkımı alın ondan, çok ricâ ediyorum.)

Yabancı olduğunu anlayınca müşrikler,
Hiç de ilgilenmeyip, hem istihzâ ettiler.

Ona, “Resûlullah”ın evini göstererek,
Ve alaylı şekilde sinsi sinsi gülerek,

Dediler ki: (Şurada oturan biri vardır.
Ondan senin hakkını, ancak o kimse alır.)

O kişi sevinerek onların bu sözüne,
Gelip açtı derdini, Allah'ın Resûlüne.

O Server buyurdu ki: (Gidelim şimdi hemen.
Senin alacağını alalım o kimseden.)

Geldiler Ebû Cehl'in hânesine o sâat.
Peygamber Efendimiz, kapıyı çaldı bizzât.

Ebû Cehil, kapıda görünce o Server'i,
Titremeye başladı vücûdunun heryeri.

Ve yalvaran bir sesle dedi ki: (Yâ Muhammed!
Söyle, hemen yapayım bir emrin varsa şâyet.)

Büyük bir vakar ile o Sevgili Peygamber,
Buyurdu: (Bu garîbin hakkını getir de ver.)

"Hayhay!" deyip, hemence içeriye girerek,
Gelip verdi parayı, çok özür diliyerek.

Adam teşekkür etti Allah'ın Habîbine,
Oradan ayrılarak, Kâbeye geldi yine.

Müşriklere dedi ki: (Size çok minnettârım.
Zîrâ alacağımı o zatla gidip aldım.

Beni öyle birine göndermişsiniz ki siz,
Hakkımı aldı ondan bir söz ile, zahmetsiz.)

Onlar, birbirlerine bakarken şaşkın şaşkın,
Geldi “Ebû Cehil” de o sırada ansızın.

Dediler: (Muhammed'in sözüyle, az önce sen,
Yabancıya borcunu ödedin mi gerçekten?)

O (Ödedim) deyince, dediler: (Sen ne dersin?
Nasıl Onun sözüyle sen hareket edersin?)

Dedi: (Onun sözüyle ödedim, bu doğrudur.
Ve lâkin ödemeye bıraktı beni mecbûr.

Zîrâ çıktım kapıya, baktım ki Muhammed var.
Ve yanında duruyor çok korkunç bir "Canavar".

Bana, bir düşman gibi bakıyordu o hayvan.
Eğer ödemeseydim saldıracaktı o an.)  

ÜÇ DEFÂ YENMİŞTİ

Zamân-ı seâdette "Rekâne" adlı biri,
Vardı ki, müşrik olup kuvvetliydi ve iri.

Kiminle güreşseydi, yeniyordu muhakkak.
Çıkmazdı bir güreşten, aslâ yenik olarak.

Bir gün, koyunlarını güdüyorken sahrâda,
“Sevgili Peygamber”e rastladı o arada.

Kibirle seslendi ki Resûl'e tâ uzaktan:
(Sen mi ayırıyorsun halkı Lât ve Uzzâ’dan?)

Resûlullah, az daha yaklaşıp sonra durdu.
Ve büyük bir vakarla (Evet, benim!) buyurdu.

O yine gururlanıp, dedi ki: (Beni dinle.
Gel öyleyse şurada güreşelim seninle.

Bakalım ki, hangimiz hangimizi yenecek?
Hangimizin tanrısı ona yardım edecek?)

O Server "Peki" deyip, Rekâne'yi tuttu ve,
Havaya kaldırarak, ânında vurdu yere.

Şaşırmıştı Rekâne, güçlükle kalktı yerden.
Dedi ki: (Bu olmadı, güreşelim yeniden.)

O Server (Olur!) deyip, onu yine tutarak,
Bir daha yere vurdu havaya kaldırarak.

O, şaşkın vaziyette baktı Resûlullah'a.
Dedi: (Bu da olmadı, güreşelim bir daha.)

Peygamber Efendimiz, yine kabûl buyurdu.
Rekâne'yi kaldırıp, bir daha yere vurdu.

Rekâne perîşândı, dedi ki: (Yâ Muhammed!
Mâbûdun yardım etti, sen gâlip geldin, evet.

Lâkin ne diyeceksin gidince şimdi halka?)
Buyurdu: (Doğrusunu diyeceğim mutlaka.)

Dedi: (Mümkün olmaz mı hakîkati demesen?
Zîrâ mahcûb olurum yendiğini söylersen.)

O Server buyurdu ki: (Ama ben Peygamberim.
Bende yalan söz olmaz, ben hep doğru söylerim.)

Rekâne çok şaşırıp, dedi ki: (Yâ Muhammed!
Peygamberlik gücünle beni sen yendin elbet.

Sana ben, şu sürümden vereyim otuz koyun.
Bana gâlip gelmenin, mükâfâtı bu olsun.)

(Koyunu ne yapayım?) buyurunca o Server,
(Peki ne istiyorsun?) diye sordu bu sefer.

Buyurdu: (Îmân et ki, her şeyden daha önce,
Ebedî Cehennemden kurtulasın böylece.)

Dedi ki: (Bunun için mûcize göster bana.)
O Server, bir ağacı dâvet etti yanına.

Ağaç emri dinleyip, huzûra geldi hemen.
Resûlullah'a doğru eğilerek hürmeten,

Fasîh bir lisân ile dedi ki: (Yâ Muhammed!
Sen, Allah'ın kulu ve Peygamberisin elbet.)

Rekâne bunu görüp, îmâna geldi hemen.
Kurtardı kendisini ebedî Cehennemden.   

GÖLGESİ YERE DÜŞMEZDİ

"Peygamber Efendimiz” tebessüm ettiği an,
Sanki bir "Nûr" çıkardı dişleri arasından,

“Âişe vâlidemiz” anlatır ki şöylece:
Kandilimizin yağı kalmamıştı bir gece.

Resûlullah o akşam geldiğinde mescitten,
Işık olmadığını arz ettim Ona hemen.

Buyurdu: (Yâ Âişe, bir ışık ister misin?
Ki, ona yağ ve fitil hiç de îcâb etmesin.)

Dedim: (Yâ Resûlallah, isterim, o nerde var?)
O zaman bana bakıp, tebessüm buyurdular.

O anda "Nûr" saçıldı dişleri arasından.
Aydınlandı hânemiz o nûrun ziyâsından.

Öyle ki, o ışıkta bâzımız ip eğirdik.
Bâzımız da iğneyle oturup dikiş diktik.

Yine Resûlullah'ın vücûdunun kokusu,
“Misk”ten ve “Çiçekler”den güzel idi doğrusu.

Zîrâ “Ebû Hüreyre” anlatıyor ki şöyle:
Bir gün fakîr bir kimse, gelerek o Resûl'e,

Dedi: (Yâ Resûlallah, bir kızım var ki benim,
O şimdi evlenecek, biraz yardım isterim.)

Ona buyurdular ki: (Ey kişi, bu aralık,
Benim dahî elimde yok bir şeyim dünyâlık.

Yine de bir ihsânda bulunayım size ben.
Yârın, bana ufak bir şişe getir evinden.)

Ertesi gün, huzûrda gördüm aynı kimseyi.
Verdi Resûlullah'a elindeki şişeyi.

Resûlullah, mübârek kolundan bir şey ile,
“Ter”ini sıyırarak doldurdu o şişeye.

Buyurdu ki: (Kızına, bu, benden hediyedir.
Bunu, esans olarak kullansın, pek güzeldir.)

O kadın, o kokuyu kullandı uzun zaman.
Daha güzel kokardı, o, misk ve her esanstan.

Yine Resûlullah'ın mübârek gölgeleri,
Düşmezdi aslâ yere, bir mûcize eseri.

Zîrâ eğer düşseydi gölgesi yer yüzüne,
Belki düşebilirdi pis bir şey üzerine.

Yâhut da kâfirlerden birisi, belki bir gün,
Gelip basabilirdi gölgesine Resûl’ün.

Rabbimiz, Habîbinin bedenini her şerden,
Nasıl korudu ise zararlı, pis şeylerden,

Onun "Gölgesi"ni de korudu böyle yine.
Bu yüzden gölgesini düşürmedi zemine.

Çünkü O, çok seviyor Habîb-i kibriyâ'yı.
Hep Onun şerefine yarattı bu dünyâyı.

Nitekim bir âyette buyurdu ki Rabbimiz:
(Seni, rahmet olarak gönderdik âleme biz.

Ve yine buyurdu ki: (Sen olmasaydın eğer,
Hiç bir şey yaratmazdım, olmazdı yer ve gökler.)   

BİR KILIN HÜRMETİNE

“Resûl”ün kıymetini, insanlar değil yalnız,
Bütün hayvânât dahî bilirdi istisnâsız.

Uçmadıkları gibi kuşlar Kâbe üstünden,
Onun üzerinden de uçmazlardı edebten.

Yine Peygamberimiz, Mîrâc'ta hem o gece,
Allahü teâlâya suâl etti şöylece:

(Yâ rabbî, Cebrâil'e altıyüz kanat verdin.
Bunun mukâbilinde bana ne ihsân ettin?)

Hak teâlâ cevâben Sevgili Peygambere,
Buyurdu: (Senin bir tek saç kılın, bana göre,

Cebrâilin altıyüz kanadına nazaran,
Daha çok kıymetli ve sevgilidir her zaman.)

Yine “Hâlid bin Velîd” hazretlerinin dahî,
Bir başlığı var idi, pek çok değer verdiği.

Onu, hangi savaşta örtse idi O eğer,
Düşmanlarına karşı olurdu hep muzaffer.

Ve lâkin o başlığı kaybedince o bir gün,
Oldu bunun yüzünden çok mükedder ve üzgün.

Dediler: (Kaybettiğin, bir başlık değil midir?
Öyle ise, bu kadar üzülmek peki nedir?)

Dedi ki: (Bu üzülmem, çok azdır bunun için.
Zîrâ siz bilmezsiniz hikmetini bu işin.

O başlığın içinde, o Server’in saçından,
Bir mübârek "kıl" vardı, üzülmem işte bundan.

O başlık, hangi harpte bulunsaydı başımda,
Muzaffer oluyordum mutlak o savaşımda.

Bütün başarılarım, bundandır işte benim.
Kaybettim şimdi onu, nasıl üzülmiyeyim?)

Yine Resûlullah'ın o mübârek cemâli,
Nûrluydu ondördüncü bir “Dolunay” misâli.

“Hazreti Âişe”nin evine geldi bir gün.
Bakıp güldü Âişe yüzüne o Resûl’ün.

Ne için güldüğünü suâl etti o Server.
Âişe vâlidemiz îzâh etti bu sefer.

Dedi: (Yâ Resûlallah, bu gün bir elbiseyi,
Dikerken, düşürmüştüm elimdeki iğneyi.

Çok aradım ise de, bulamamıştım yine.
Sen içeri girince, bulundu şimdi iğne.

Öyle aydınlandı ki nûrundan zîrâ evim,
İğneyi, râhatlıkla gördüm ve alıverdim.)

Bunları arz edince Âişe vâlidemiz,
Ağlamaya başladı Peygamber Efendimiz.

Sebebini sorunca, buyurdu ki o zaman:
(Yâ Âişe, mahşeri hâtırladım ben şu an.

Şöyle ki, ümmetimden o gün bâzı kimseler,
Benim bu cemâlimi hiç göremiyecekler.

İşte o ümmetimin hâlini hâtırladım.
Onların durumuna üzüldüm de ağladım.)
   

 

NİÇİN KABÛL ETMEDİNİZ ?

Sahâbeden bir kadın, Sevgili Peygambere,
Hediye kabîlinden “Bal” gönderdi bir kere.

Peygamber Efendimiz, hediyeyi alarak,
Kabını, o kadına gönderdi “boş” olarak.

Lâkin kap “dolu” geldi o kadının eline.
Üzüldü kadıncağız, geriye geldiğinde.

Bu üzüntü içinde, hiç vakit geçirmeden,
Gelip, Resûlullah'a arz etti bunu hemen.

Dedi: (Bal göndermiştim bu gün size hediye.
Kabûl olmadı mı ki, aynen geldi geriye?)

Peygamber Efendimiz buyurdu ki cevâben:
(Senin o hediyeni, alıp kabûl ettim ben.

Geri gelen bal ise, ilâhî bir nîmettir.
Senin o hediyene verilen berekettir.)

Kadın, Resûlullahtan bu cevâbı alarak,
Geri geldi evine, çok sevinçli olarak.

Onu, çocuklarıyla yediler senelerce.
Yine de bir azalma hiç olmadı zerrece.

Ve lâkin bir gün o bal, kabından alınarak,
Daha başka bir kaba konuldu yanılarak.

Çok zaman geçmedi ki, o günden îtibâren,
Günden güne azalıp, bal tükendi tamâmen.

Bunu haber alınca buyurdu ki o Server:
(Gönderdiğim o kapta dursaydı o bal eğer,

Onu, dünyâ durdukça yerlerdi de insanlar,
Yine de bir azalma olmazdı zerre kadar.)

“Süleymân Nebî” gibi, yine Server-i âlem,
Bilcümle hayvanların dilinden anlardı hem.

Ve “Düldül” ismindeki kendi katırına da,
(Yere çök!) buyurunca, çöküyordu o anda.   

 

ÖYLE YAĞMUR YAĞDI Kİ...

Bir zaman Medîne'de, o Server-i kâinât,
Hutbe okuyordu ki, ayağa kalktı bir zât.

Dedi: (Yâ Resûlallah, çok uzadı kuraklık.
Çocuklar ve hayvanlar ölüyor bir bir artık.

Yerdeki mahsûller de mahvoldu bu sebepten.
Duâ buyurunuz da, kurtulalım bu dertten.)

O zaman Resûlullah, el kaldırıp duâya.
Yalvardı “Yağmur” için Allahü teâlâya.

O esnâda havada buluttan yokken eser,
Toplanmaya başladı her taraftan bu sefer.

Çok geçmeden bir yağmur başladı ki hemence,
Üç gün, hiç fâsılasız devâm etti gün gece.

Üç gün sonra, o Server, yine hutbe okurken,
Yine o aynı şahıs ayağa kalktı hemen.

Dedi: (Yâ Resûlallah, çok şükür suya kandık.
Daha fazla yağarsa, mahvolacağız artık.)

O zaman Resûlullah, tebessüm etti biraz.
Ellerini kaldırıp, eyledi duâ, niyâz.

Dedi ki: (Şükrederiz yâ rabbî sana bundan.
Başka kullarına da ihsân et bu yağmurdan.)

O anda yağan yağmur kesildi birden bire.
Bulutlar dağılarak, güneş çıktı bu kere.)

Yine sahâbîlerden “hazreti Câbir” dahî,
Anlatır ki: (Borçlarım çoğalmıştı bir hayli.

Üzülüp, bu durumu Resûl’e verdim haber.
Biraz sonra, bahçeme teşrîf etti o Server.

Ben o gün ağaçlardan hurmayı toplamıştım.
Ve bahçe ortasında, onu "yığın" yapmıştım.

Onlardan verecektim alacaklılarıma.
Lâkin yetişmiyordu herbirine o hurma.

Buyurdu ki: (Gelsinler bütün alacaklılar.)
Gelene, o hurmadan verdik biz hakkı kadar.

Herbiri, haklarını alıp da gittiğinde,
Baktım, "hurma yığını" duruyordu yerinde.   

 

KIZIN DİRİLMESİ

“Peygamber Efendimiz” Kureyşten birisini,
Görüp, teklîf eyledi îmâna gelmesini.

O dedi ki: (Müslümân bir komşum var ki benim,
Kızı vefât etti ve ben onu çok severdim.

Sen o kızı diriltir, çıkarırsan mezârdan,
Senin nübüvvetine inanırım o zaman.)

Peygamber Efendimiz, o kimseyle berâber,
Vefât eden o kızın mezârına geldiler.

O Server, ismi ile kızı çağırdığında,
Kız dirilip, mezârdan çıkıverdi ânında.

Resûlullah, o kıza sordu ki: (Sen, tekrardan,
Bu dünyâya dönmeyi ister misin oradan?)

Dedi: (Yâ Resûlallah, hayır, hiç arzû etmem.
Çünkü baba evimden daha râhat bu âlem.

Zîrâ ben öldüğümde, anladım ki pek kat’î,
Mü'minin, dünyâsından iyidir âhireti.)

Adam, bu mûcizeyi gördü hayret ederek.
Derhâl müslümân oldu şehâdet getirerek.

"Câbir bin Abdullah" da, bir koyun kesip yine,
Allah'ın Resûlünü dâvet etti evine.

Resûlullah, bir kısım eshâbiyle geldiler.
(Yiyin, kemiklerini hiç kırmayın) dediler.

Bu emir üzerine “Câbir bin Abdullah” da,
Kemikleri, bir yere biriktirdi sofrada.

Mübârek ellerini daha sonra o Server,
Kemikler üzerine koyup duâ ettiler.

O Resûl’ün yaptığı duâ bereketiyle,
Dirilip kalktı koyun Allah'ın kudretiyle.

İki gözü görmiyen bir ihtiyârı da yine,
Tutarak getirdiler Allah'ın Habîbine.

Mübârek ellerini, bir defâcık o Server,
O kimsenin görmiyen gözlerine sürdüler.

O seksenlik ihtiyâr, bir anda görür oldu.
Hem öyle ki, iğneye iplik geçiriyordu.

Yine bir müslümân da, diyor ki: (Ben çocuktum.
Kaynar su dökülerek yanmış idi vücûdum.

Babam bunu görünce, hiç vakit geçirmeden,
Resûl’ün huzûruna götürdü beni hemen.

İki cihân Server'i, ellerini hafifçe,
Yanık olan yerlere dokundurdu sâdece.

Sonra da şifâ için, bana duâ buyurdu.
Baktım ki o yanıklar, bir anda iyi oldu.)

Yine "Ebû Tâlib"le, o Sevgili Peygamber,
Deve ile bir çölde gidiyordu berâber.

Amcası Ebû Tâlib, (Çok susadım) deyince,
Peygamber Efendimiz, yere indi hemence.

Mübârek ökçesiyle vurur vurmaz toprağa,
O anda “Serin bir su” başladı fışkırmaya.   

 

ÜÇ DUÂ

 “Peygamber Efendimiz” sahâbe-i kirâmdan,
"Enes bin Mâlik" için duâ etti bir zaman.

Buyurdu ki: (Yâ rabbî, çoğalt bunun malını.
Ömrünü uzun edip, affet günâhlarını.)

Bu duâ sebebiyle “Enes” hazretlerinin,
Çoğaldı malı mülkü ve gâyet oldu zengin.

Ağaçları, bağları meyve verdi her sene.
"Yüz çocuk” ihsân etti Rabbimiz kendisine.

Ömrünün sonlarında, "Yüz" oldu yaşı dahî.
Rabbine yalvararak, dedi ki: (Yâ ilâhî!

Habîbinin, hakkımda ettiği üç duâdan,
İkisi kabûl oldu, hamdolsun sana her an.

Geriye üçüncüsü, son duâ kaldı ancak.
Yâni “Günâhlarımın affı” nasıl olacak?)

O esnâda, gâibden duyuldu şöyle bir ses:
(Onu da kabûl ettik, sen üzülme yâ Enes!)

Yine sahâbîlerden "Mâlik bin Rebî'a"ya,
Bakarak, kendisine eyledi hayır duâ.

Evlâtları hakkında buyurdu ki: (İlâhî!
Bereketli kıl bunun evlâtlarını dahî.)

Yine bu duâsı da indallah oldu kabûl.
İhsân etti Rabbimiz ona da "Seksen" oğul.

Yine sahâbîlerden "Urve ibni Cûd" için,
Buyurdu ki: (Kazançlı olsun senin her işin.)

Bu kişi, ticâret ve alışveriş yapardı.
Bu duâ sebebiyle kazancı pek çok arttı.

Bir gün de, kerîmesi "Fâtıma"yı görmüştü.
Lâkin onun hâline, bakarak üzülmüştü.

Zîrâ benzi, açlıktan sararmıştı o anda.
Elini omuzuna götürüp etti duâ.

Buyurdu ki: (Yâ rabbî, ey açları doyuran!
Kızım Fâtıma'yı da aç koyma hiç bir zaman.)

O anda Fâtıma'nın can geldi bedenine.
Ve hiç açlık çekmedi o günden sonra yine.

Yine Peygamberimiz, Acem pâdişâhına,
Bir mektup göndererek, dâvet etti îmâna.

Lâkin o, okuyunca huzûru kaçtı birden.
Ve mektûbu yırtarak, yere attı kibrinden.

Allah'ın Resûlüne ulaşınca bu haber,
Çok üzüldü bu hâle o Sevgili Peygamber.

Dedi: (O, mektûbumu parçaladığı gibi,
Sen de onun mülkünü yırt, parçala yâ rabbî!)

Çok geçmemiş idi ki aradan fazla zaman,
Hançerlendi bir gece, öz oğlu tarafından.

Ve hazreti Ömer'in hilâfetinde ise,
O ülke fethedilip, tamâmen geçti bize.

Yâni “Hüsrev Pervîz”in mülkü de, kendi gibi,
Parçalanıp yok oldu, kalmadı izi dahî.   

 

AĞAÇLAR SELÂM ALDI

 “Abdullah bin Abbâs”ın annesini, o Server,
Görerek, kendisine verdi şöyle bir haber:

Buyurdu ki: (Ey hâtun, çok yakında senin bir,
Oğlun olacaktır ki, doğunca bana getir.)

Çok geçmeden bir oğlu olmuştu hakîkaten.
Alıp, Resûlullah'a getirdi onu hemen.

Resûlullah, çocuğu aldı ondan severek.
Buyurdu: (Halîfeler babasıdır bu bebek.)

Buna vâkıf olunca hazreti Abbâs dahî,
Gitti Resûlullah'ın yanına bizâtihî.

Dedi: (Yâ Resûlallah, oğlumuzun hakkında,
"Halîfeler babası" dediniz mi yakında?)

Buyurdu ki: (Yâ Abbâs, söyledim öyle, evet.
Çünkü halîfelerin babasıdır o elbet.)

Velhâsıl Resûlullah nasıl buyurdu ise,
Hakîkaten aynıyle vukû buldu hâdise.

Abbâsî devletinin zîrâ her halîfesi,
"Abdullah bin Abbâs"ın soyundan geldi hepsi.

Yine nakledilir ki Aliyyül Mürtezâ’dan:
Çağırdı Resûl beni huzûruna bir zaman.

Ve bana buyurdu ki: (Yâ Alî, bin devene.
Zîrâ kadı olarak gideceksin Yemen'e.)

Dedim: (Yâ Resûlallah, baş üstüne ve lâkin,
Bu husûsta, size bir arzı var bu fakîrin.

Şöyle ki, görmüyorum kendimi buna ehil.
Zîrâ henüz çok gencim, ilmim de kâfî değil.)

O zaman Resûlullah, mübârek elleriyle,
Göğsümü sıvazlayıp buyurdular ki şöyle:

(Yâ rabbî, sen Alî'ye ihsân et ilim, hikmet.
Ve bu vazîfesinde ver ona tam ehliyet.)

Sonra da seâdetle buyurdu ki: (Yâ Alî!
Haydi git, zîrâ seni bekliyor o ahâli.

Müslümân olmıyanlar varsa da içlerinde,
Onlar da îmân eder, seni gördüklerinde.

Yâ Alî, sen Yemen'e varmadan biraz evvel,
Bir tepe üzerinden geçeceksin muhtemel.

O tepeye varınca, görürsün ki o ara,
İnsanlar, senin için dökülmüşler yollara.

O zaman nidâ et ki: (Ey ağaçlar, ey taşlar!
Allah'ın Resûlünün size selâmları var.)

"Baş üstüne" diyerek çıktı yola velhâsıl.
Buyurulan tepeye nihâyet oldu vâsıl.

Resûl’ün selâmını söyleyince o dağda,
Bir anda kopuverdi bir uğultu, dağdağa.

Ne kadar taş ve ağaç var ise dağda eğer,
Resûl’ün selâmını aldılar hep berâber.

Kâfirler görür görmez Ondan bu kerâmeti,
Derhâl îmân ettiler, getirip şehâdeti.   

 

TAŞLAR TESBÎH EDERDİ

 “Resûlullah” islâmı ilk teblîğ ettiğinde,
Bir müşriki gördü ki, bir “Put” vardı elinde.

Ona buyurdular ki: (O tuttuğun put senin,
Benimle konuşursa, îmâna gelir misin?)

Adam, hayret içinde dedi ki: (Yâ Muhammed!
Ben buna, elli yıldır ediyorum ibâdet.

Lâkin konuştuğunu hiç görmedim bu putun.
Seninle konuşması mümkün müdür hiç bunun?)

Resûlullah, o puta hitâb edip o zaman,
Buyurdu ki: (Ben kimim, açıkça eyle beyân!)

Puttan bir ses geldi ki gâyet fasîh olarak:
(Sen, Allah'ın kulu ve Resûlüsün muhakkak.)

Putundan bu sözleri duyunca müşrik o an,
“Şehâdet”i getirip, severek etti îmân.
 
Kureyş müşriklerinden birisi, yine bir gün,
Mübârek huzûruna gelerek o Resûl’ün,

Dedi ki: (Söylüyorsun Peygamber olduğunu.
Ben nereden bileyim bunun doğruluğunu?)

Ona buyurdular ki Resûl aleyhisselâm:
(Şu hurma ağacının salkımını çağırsam,

O, emrimi dinleyip yanıma gelse şâyet,
Peygamber olduğuma eder misin şehâdet?)

Bu suâl karşısında, adam kaldı hayrette.
Dedi: (Öyle olursa, inanırım elbette.)

O zaman o salkıma hitâb edip o Server:
(Yanıma gelir misin!) diyerek seslendiler.

O esnâda o salkım, ağacından koparak,
Geldi Resûlullah'ın yanına hoplıyarak.

Yine Peygamberimiz bir çayırda giderken,
(Yâ Resûlallah!) diye, bir nidâ duydu birden.

O tarafa bakınca, bağlı bir “Geyik” gördü.
Hemen yanıbaşında bir adam uyuyordu.

Geyik dile gelerek, dedi: (Yâ Resûlallah!
Bu avcı, üç gün önce avladı beni nâgâh.

Fakat benim ilerde, üç tâne yavrum vardır.
Şimdi onlar acıkmış, beni arıyorlardır.

Beni sal, gidip hemen onları emzireyim.
Herbirini doyurup, yine geri geleyim.)

Resûlullah salınca, koştu yavrularına.
Emzirip, geldi yine o Server’in yanına.

O an avcı uyanıp, Resûl’ü gördü hemen.
Dedi: (Yâ Resûlallah, bir arzûn var mı benden?)

O zaman Resûlullah buyurdu ki: (Ey avcı!
İstersen bu geyiği âzâd et, ona acı.)

(Peki yâ Resûlallah) diyerek avcı hemen,
Geyiğin bağlarını çözüverdi tamâmen.

Geyik, sevinç içinde giderken sıçrayarak,
“Şehâdet” söylüyordu gâyet açık olarak.   

 

KÜTÜĞÜN AĞLAMASI

 O Server’in mescidi, ilk inşâ edilince,
Hutbe okumak için bir minber yoktu önce.

Peygamber Efendimiz, hutbe okumak için,
Bir “Hurma kütüğü”ne dayanıyordu ilkin.

Bu hurma kütüğünün, "Hannâne" idi adı.
Cansız idi o ama, Resûl’ün âşıkıydı.

Sonra, üç basamaklı bir minber yaptırarak,
Oradan okudular hep devâmlı olarak.

Lâkin ilk seferinde, oldu ki bir hâdise,
Buna şâhid oldular eshâbtan çoğu kimse.

Şöyle ki, Cumâ günü olunca vakit tamâm,
Toplandı o mescitte, cümle eshâb-ı kirâm.

Hutbe okumak için, nihâyet Resûlullah,
Yine minberlerine çıkmışlardı ki, nâgâh,

Eskiden dayandığı kuru "hurma ağacı",
İnlemeye başladı o anda acı acı.

Bir hâmile devenin ağlayışı gibi hem,
Seslice ağlıyordu, hüzünlü ve pür elem.

Cümle eshâb-ı kirâm, mescit içerisinde,
İşittiler bu sesi bir şaşkınlık içinde.

Evet, “Hurma kütüğü” ağlayıp inliyordu.
Cümle sahâbîler de bu sesi dinliyordu.

Hayret içerisinde kalmıştı o an herkes.
Zîrâ kesilmiyordu bu inilti ve bu ses.

O zaman Resûlullah, inerek minberinden,
O “Hurma kütüğü”nün yanına geldi hemen.

Mübârek elleriyle okşayınca bir müddet,
Kütüğün ağlaması kesildi en nihâyet.

Eshâb, “Kuru kütüğün” Resûlullaha olan,
Bu aşkını görünce, ağladı hepsi o an.

Hattâ yemîn ederek buyurdu ki o Server:
(İnip de o kütüğü okşamasaydım eğer,

Bana karşı duyduğu hasret ile böylece,
Tâ kıyâmete kadar ağlardı gün ve gece.)

Sonra da, o kütüğe dönerek Fahri âlem,
Tesellî etmek için buyurdu ki ona hem:

(İster seni dikeyim, bahçedeki yerine.
Tekrârdan dal budak sal, gel önceki hâline.

İstiyorsan dikeyim, Cennete ebediyyen.
Yesin Allah dostları senin meyvelerinden.)

“Kütük” dile gelerek, arz etti dileğini.
Dedi: (Yâ Resûlallah, Cennete dikin beni.

Hiç çürümiyeceğim bir yere gideyim ben.
Ve Allahın dostları yesin meyvelerimden.)

Resûl ve yanındaki sahâbenin cümlesi.
Gâyet açık olarak işittiler bu sesi.

Sonra eshâba dönüp, o Habîb-i kibriyâ,
Buyurdu: (Tercîh etti, âhireti dünyâya.)   

 

AYIN İKİYE AYRILMASI

“Peygamber-i zîşân”ın bir işâreti ile,
Gökyüzünde "Dolunay", ayrılmıştı ikiye.

"Velîd ibni Mugîre" ve "Ebû Cehil", bir gün,
Mübârek huzûruna gelerek o Resûl’ün,

Dediler: (Hakîkaten Peygambersen sen eğer,
Şu gökte duran ayı, ikiye ayırıver.)

Onlara buyurdu ki Peygamber Efendimiz:
(Eğer bunu yaparsam, îmân eder misiniz?)

Müşrikler, cevâbında hemen (Evet) deyince,
Peygamber Efendimiz, duâ etti hemence.

Ayın ondördü olup, Ay, “yuvarlak” idi tam.
Geldi halkın içine Resûl aleyhisselâm.

Mübârek parmağıyla işâret eyleyince,
“Ay” ikiye ayrıldı mûcize gereğince.

Bir müddet öyle durup, sonradan birleştiler.
Bu hâle, gözleriyle şâhid oldu müşrikler.

Bir kaçının ismini söyleyip Resûl o an,
Buyurdu: (Şâhid olun, ey filân ve ey filân!)

Sonra, müslümânlara seslenip bizâtihî,
Buyurdu: (Ey mü'minler, şâhid olun siz dahî!)

Müşrikler, mûcizeyi gördüler de âşikâr,
Yine inâtlarından ettiler onu inkâr.

Dediler: (Muhammed'in sihridir bu da artık.
Zîrâ kabûl eder mi bunu akıl ve mantık?

Eğer bu, Muhammed'in bir sihri değil ise,
Her yerden görülmüştür o zaman bu hâdise.

Başka yerlerden gelen insanlara soralım.
Onlar da görmüş müdür, bunu araştıralım.

Ayın bölündüğünü onlar da görmüş ise,
Deriz ki sihir değil, gerçektir bu hâdise.)

Onlar, aralarında konuşup böyle hemen,
Bunu araştırmaya başladılar âcilen.

Dışarıdan Mekke'ye gelenlere sordular.
Dışarıya adamlar gönderip sordurdular.

Her kime sordularsa onlar bu hâdiseyi,
Hepsi, gördüklerini söylediler bu şeyi.

Hep ittifak halinde dediler ki şöylece:
(Evet, ay iki parça olmuştu filân gece.

Ayın ondördü olup, tam “Tepsi gibi”ydi ay.
Hâdiseyi o gece gördük biz gâyet kolay.)

Her kime sordularsa bu şeyi o müşrikler.
Herbirinden, hep aynı cevâbı işittiler.

Ama inkâr ettiler yine bu mûcizeyi.
Halbuki gözleriyle görmüşlerdi bu şeyi.

İnkârcıların başı, “Ebû Cehil”di yine.
Başladı ifsâd eden inkârcı sözlerine.

Dedi: (Ebû Tâlib'in yetîminin bu sihri,
Başladı yerden sonra, göklere de te'sîri.)
   

MÛCİZELERİ -16

SEN ŞEHÎD OLACAKSIN

 O Server, hem mâziye, hem istikbâle âit,
Haberler veriyordu eshâba bâzı vakit.

"Muâz ibni Cebel"i, meselâ Fahr-i cihân,
Yemene göndermişti vâli diye bir zaman.

Ve ona buyurdu ki: (Git Allah'ın izniyle.
İnşallah âhirette buluşuruz seninle.)

Hakîkaten hazreti Muâz ile o Server,
Bu dünyâda, bir daha hiç görüşemediler.

Yine sahâbîlerden, "Kays ibni Semmâs"a da,
Buyurdu ki: (Sen şehîd olursun bir savaşta.)

O günden îtibâren yıllar geçti aradan.
Hazreti Ebû Bekir halîfeyken bir zaman,

"Yemâme" savaşına katılıp bu sahâbî,
Şehîd oldu Resûl’ün buyurdukları gibi.

Yine Peygamberimiz, etseydi her ne duâ,
O, kabûl oluyordu Hak teâlâ katında.

"Ümmü Hirâm" adında vardı ki bir hanım zât,
Süt teyzesi olurdu Resûl’ün hem de bizzât.

Medîne'de bir evi var idi bu hâtunun.
Sık sık ziyâretine giderdi Resûl onun.

Yine bir gün o Server, o hâneye vardılar.
Ve bir müddet uyuyup, gülerek uyandılar.

Hazreti “Ümmü Hirâm”, Resûl’ün bu hâlini,
Görünce, merak edip sordu şu suâlini:

Dedi: (Yâ Resûlallah, uyudunuz kalktınız.
Lâkin sebep neydi ki, gülerek uyandınız?)

Buyurdu ki: (Rüyâmda, bâzısı ümmetimden,
Gazâya giderlerdi, gemilerle denizden.)

Dedi: (Yâ Resûlallah, duâ buyur bana da,
Ben dahî bulunayım onlarla o gazâda.)

Ricâsını kırmayıp buyurdu: (Yâ ilâhî!
O deniz seferinde bulundur bunu dahî.)

Bu hâdiseden sonra, yıllar geçti aradan.
Hattâ Resûl-i ekrem göç etti bu dünyâdan.

Ve “hazreti Osmân”ın o zaman emri ile,
Bir sefer düzenlendi “Kıbrıs”a gemilerle.

Buna, “Ümmü Hirâm” da iştirak eylemişti.
Çünkü Resûl-i ekrem, ona duâ etmişti.

O an, bulunuyordu “Seksenaltı” yaşında.
Şehîd olmak isterdi bu deniz savaşında.

Ulaştı mücâhidler Kıbrıs'a çok geçmeden.
Rumlarla çok şiddetli cenk başladı peşinden.

“Ümmü hirâm”, çok yaşlı olduğu hâlde o gün,
Savaştı aslan gibi, himmetiyle Resûl’ün.

Onun hâli, herkesi düşürürdü hayrete.
Gençler onu gördükçe gelirlerdi gayrete.

Ve lâkin "Larnaka" da, atı tökezlenerek,
Düştü ve şehîd oldu, en son "Allah!" diyerek.